25 Mayıs 2010 Salı

BÜYÜTEÇ'01


Yıllardır yazmasına rağmen ilk tanışma anımızı dökmek istiyorum bu sefer kalemimden. Tahsin Yücel... Kumru ile Kumru bizi bi araya getiren, onun kalemiyle benim dilimi birleştiren. Vestigosla köylü kızının aşkı benim kalemimi kutusundan çıkartıp, ellerimle bütünleştiren.
Köyden kente bir göç hikayesiyle başlıyor bu roman. (Şimdi a ne kadar klasik demeyin, hele bir devam edin okumaya göreceksiniz benim de farkına vardığım farkı.) Kumru; kendinden önce ölen ablasının adını alan Kumru... Öyle güzel, öyle narin, öyle saf ki... E artık evlenme çağına da gelmiş bu akıllı kız. Hazır bir de İstanbul'dan isteyeni varsa, bu güzeller güzeli kızı vermek düşer avcı babasına. Ah bir de onu alan, Kumru'nun aslında hiç hayalini kurmadığı, ama hep derinlerde bir yerlerde sakladığı kişiye benzeseydi ya. Haydar; Yarma Haydar derler kendisine, 30 unu aşmış, iri yarı, baba yiğit bir adam. Lakabı Pehlivan, çok sırtını yere getirmiş aslanların. Kumru her ne kadar istemese de buluvermiş kendini hiç bilmediği bir memlekette. Tek odalı bir evde başlamış yeni hayatına. Zamanla erkek olanı çok zeki, kız olanı ise zihinsel engelli bir kız katılmış ailelerine. Pehlivan kızının engelli oluşundan dolayı kendini sorumlu tuttuğu için bırakmış işin gücün peşini. Bütün yük Kumru'ya kalınca artmış temizliğe gidilen ev sayısı.
Tuna Hanım; hani şu Yahudi olan, ama Kumru'ya, onun saflığına, güzelliğine deli gibi hayran olan... Kumru'nun vestigosu ilk gördüğü, ona ilk dokunduğu, dokunduğu an tutkusunun başladığı şu ev. Artık gece gündüz aklındadır vestigos Kumru'nun. Ne yapıp ne edip almalıdır onu, sahip olmalıdır ona. İlk gördüğü gün eve gelip bütün olanları anlattı kocasına. Girdiği bunalımdan yeni çıkan Pehlivan, henüz yeni işe başlamasına rağmen söz verdi karısına, para biriktirip alacaklardı vestigosu, alacaklardır Kumru'yu baştan aşağı değiştiren, aklına fikrine bu denli sahip olan buzdolabını. Temizliğe gidilen evler arttı, paralar biriktirildi ve sonunda apartmanın bodrum katındaki tek gözlü odada yerini aldı vestigos. Ancak onun gelişi Kumru'nun bugüne dek yaşamadığı en büyük hayal kırıklığıydı. Boştu vestigosun içi, değildi işte Tuna Hanım'ınki gibi. Bu o değildi, Kumru'nun rüyalarını süsleyen bu vestigos o vestigos değildi. İşte bu hayal kırıklığı tanıştırmıştı Kumru'yu migrosla. Tuna Hanım elinden tuttuğu gibi alışveriş yapmaya götürmüştü Kumru'yu. Ne buldularsa aldılar ve tıpkı Tuna'nın vestigosu gibi döşediler içini. Şimdi olmuştu işte, şimdi bu vestigos o olmuştu. Ancak Kumru hayalinde bir canlı yaşatmıştı adeta, birşeylerin, birilerinin yerine koymuştu biricik buzdolabını, içinden ne alıyorsan aynısını geri vermeliydin hemen ona. Haftada iki kez tutulmaya başlandı migrosun yolu. Kumru tam bi tüketici olmuştu artık, deli gibi alışveriş yapıyordu biricik tutkusu için.
Pehlivan, karısının başlayan tüketim çılgınlığını karşılamak için bir zamanlar çok iyi para kazandığı işine geri dönmek istedi. İsmail Bey'di gideceği yer, zengin bir mafya şefi. Pehlivan sayesinde bir zamanlar çok bela savmıştı başından, hiç hayır dermiydi ona. Pehlivan'ın tekrar korumalık yapmaya başlamasıyla statü atladı aile birden. Kapıcısı olduğu apartmanda bir daire sahibi olmuşlardı artık. Kumru evinin içini en lüks eşyalarla döşemiş, adeta saay yapmıştı kendisine. Hergün yeni bir eşya alınıyor, hergün alışverişe gidiliyordu. Kumru amaçsız bir şekilde alışveriş yapıyordu.
Şimdi yeni bi tutkudaydı sıra, bir peugeot 306 alınmalıydı. Zaten dediği de oldu. Okuma yazma bilmeyen Kumru ehliyet de almıştı nasılsa. Yalnız kötü giden birşeyler vardı ortada. Bütün köylüler düşman oluvermişti onlara, artık kimse yüzlerine bakmaz bir tek selam bile vermez olmuştu. Bu böyle kalmayacaktı belliydi, karşı apartmanların kapıcıları, bir zamanlar Kumru'yla çok iyi olan köylüler zarar vermeye başlamıştı onlara. Bir sabah kokunç bir manzaraya uyandı Kumru. 306sını hiç görmek istemeyeceği bir halde görmüştü, belliydi kimin onu bu hale getirdiği ve Pehlivan bırakmayacaktı bunu onların yanına. Meydanda atılan temiz bir dayaktan sonra temizlettirdi Pehlivan yaptıkları akla hayale sığmayacak pisliği. Tabi onlar da kalmazdı bu rezilliğin altında, alacaklardı bunun öcünü. Öyle de oldu çok geçmeden, Kumru 2 gündür haber alamazken kocasından, cenazesi gelivermişti eve. Kumru şimdi tarifi olmayan duygulardaydı. Ağladı, deli gibi bağırdı evinin reisinin arkasından. Ancak birşeyler yapmalıydı, amma bilinçli amma bilinçsiz çekti mini eteğini üstüne, taktı takıştırdı, ne bulduysa sürdü yüzüne ve yapabildiği tek şey insanların cümlelerini tekrar etmek olan kızı Sultanı da alıp yanına ayrıldı arabasıyla. Uçsuz bucaksız karanlık sokaklarda dolaştı durdu o şokla, nereye gittiğini bilmiyordu, birşeyler arıyor biliyordu. Migros çıktı karşısına, kendisini tek rahat hissettiği, her bunladığında içinde buluverdiği migrosuydu işte. Yine aynı şeyi yaptı girdi ve ne bulduysa aldı. Sanki Pehlivan evde bekliyordu onu, onun için de alışveriş yaptı ve gold kartıyla ödemesini yaptıktan sona ayrıldı. Yine dolaşmaktaydı dar sokaklarda, hiç bir şeyi, hiç kimseyi düşünmeden, bazen yanındakini kızını bile unutarak basmaktaydı gaza, taki kızı yaşlarında bir kız çocuğunun gecekondu penceresinden rengarenk bir nesnenin nehire düşüşünü görene kadar."Cemre!" dedi kız, " İkinci cemre suya düştü."

Kumru ile Kumru, her ne kadar klasik bir başlangıca sahip olsa da çok değişik bir hayat sergiliyor bizlere. Tahsin Yücel aslında kapitalizmi alaycı bir dille eleştiriyor burda. Kitabı okurken bazen yok artık diyorsunuz, o kadar abartılı geliyor ki bazı olaylar insana. Ama öğrendim,üslubu bu yazarın. Seviyor dalga geçmeyi, mahrem duyguları deşmeyi. Kapitalizmin insaları nasıl da asosyalleştirdiğini ve yalnızlığa ittiğine değiniyor Yücel. Tüketim çılgınlığının insanları nasıl çevrelediğini, nasıl ondan kendilerine bir dünya yaptığını anlatmak istiyor bize. Kitabı okurken dönüp kendinize bakıyorsunuz bir yerde. Acaba, acaba ben de böyle miyim?

24 Mayıs 2010 Pazartesi

İKİ SATIR PİŞMANLIK


Bir akşam üstü otobüsten inerken rastladım ona. Bir anda yanında buluverdim kendimi. Öyle masum öyle güzeldiki güneş ışığıyla, tutuvermiştim ellerini bilmeden, düşünmeden birbirimize yapacaklarımızı. Bütün tepkilere rağmen benleydi işte, her sabah, her akşam, her rüyada. Okurdum bakışlarındaki cümleleri, duyardı ses tonumdaki her ifadeyi. Derken hiç istemeyeceğimiz bir yerde buluverdik kendimizi. Nefesindeki kesiklik, gözlerimdeki her biri pişmanlıkla akan damlalar... Günlerce bekledim sadece bir bakışını, uzun uzun yollar arşınladım, dualarda geçirdim adını.

İlk günki masumiyetiyle karşıladı yine beni ama yorgun, bitkin... Ben de o her zaman ki heyecan, tekrar tuttum ellerini. Herşeye rağmen yol almaya başlamıştık sonu gözükmeyen hikayede, mutluyduk fikrimce.

Geçen zaman değiştirmişti gözlerini, okuyunca her biri hüsran dolu kelimeleri, birleştirince yüklemsiz cümleleri, anlamıştım zamanın aslında nasıl da boşa geçtiğini. Alışmıştı işte bir kere karanlığa, adını özgülük koymuştu kendince. Bırakıverdim ellerini ama düşünememiştim böylesini!

Şimdi buluşamamak gözlerinle hiç

Arşınlamak uzun ince yolları

Pişmanlık dolu bir kalple ağlamak

Beklemek seni görmek için sabahları...